#1 – not defteri – “peki, örgütlenme?”

en zoru başlamak, hep de böyle olmuş. yeni yaratılanı evcilleştirip kalıba sığdırmak bi adım, büyük bi adım. gerçekten de 2 gündür düşünüyorum ne ile başlamam gerektiğini, sanırım bu kadar düşünmemin sebebi de geçmişte yaptığım bir çok başarısız giriş. girişler hazır ama adım atmak imkansız. *sigh* her neyse – bugün tkg’de yayınlanan ve çok hoşuma giden yazı sonsuzlukta kaybolmasın diye burada tutmak istedim. böylelikle giriş meselesini de yamalayıp çözmüş olurum. o zaman “peki, örgütlenme?”

/* Mart ayının ilk günleri, hava biraz nazlı… Bazı günler güneş pırıl pırıl, insanın içini ve hayallerini ısıtıyor. Bazı günler ise çatık kaşlı, parmak sallayan bir kimse gibi… Hava ha kükredi ha kükreyecek. Buna biraz çetin koşullar demek mümkün. Soğuk algınlığı an meselesi. Hele bir de yakalandın mı… İlaçtır, hastanedir… Kim uğraşacak, üstelik bir uğrağında da mutlaka cepten para eksilecek.

En iyisi yakalanmamak. O yüzden, mücadele de denilebilir buna, sizi bekliyor. Günler biraz böyle günlerdi.

Haftalık yayınımız bir hafta içi yine çıkmış, ertesi gün toplantılarda arkadaşlarla bir araya gelmek için sözleşmiştik. Manşet yine sıkı mı sıkıydı. Parmak sallıyordu patronlara ve onun iktidarına. Böyle zamanlarda, hele bir de manşet parmak sallayan cinstense, kıpır kıpır eder içim. Yapıştım telefona, hâlbuki mesajlaşmıştık, sözleşmiştik, herkes geliyordu toplantıya.

  • Zeliş, geliyorsun değil mi? Yarın buluşmaya, toplantıya?
  • Yanıt verdiğimi sanıyorum ama vermemiş miyim, Yaman?
  • Yok yok, verdin de, işte hani belki…
  • Geliyorum geliyorum, bir problem yok, hem birkaç notum da var.
  • Ya Zeliş, kusura bakma. İçim biraz kıpır kıpır. Sence de çok iyi çıkmamış mı gazete?
  • Aslında ben bir farklılık göremedim ama seni heyecanlandıran şeyi de açıkçası çok merak ediyorum.

Telefonu konudan konuya atlayarak bir punduna getirip kapattım. Acaba gerçekten de abartmış mıydım? Belki de. Ama nasıl olur, dünya kaynıyor, biri bir diğerinin kuyusunu kazıyor…
Sonra kendi kendime “Herhalde Zeliş işçilerin örgütlülüğünü yeterli bulmuyor,” dedim. Hem öyle olsa bile yine de heyecan verici değil miydi bu durum?

Geceyi yarınki toplantıya başka hazırlıklar yapmak için dolu dolu geçirdim. Gazeteyi yeni tanıştığım bir arkadaşıma verecek olmanın haklı gururunu yarın toplantıda paylaşacaktım. “Yoldaşlar, benim de söyleyeceklerim var: Artık 1 gazete daha fazladan alacağım.” Biraz da bunun provası. Anlaşılan bu gece kabına sığamama gecesi. Ama bende de şans ya, hepsi bir geceye toplandı. Birini kapattım derken, bir diğeri…

Sonra “Amaaan,” diyerek yarına gözleri yumdum. Ama arada sağ gözüm günün aydınlığını arayarak… Buna tilki uykusu diyorlarmış, bunu da eski bir öğretmen, emekli öğretmen Mehmet Ağabey’den, öğrenmiştim.
Geniş omuzlu, koca elleri ve o cüssesine tezat bir naif ses tonuyla bir sohbet arasında söylemişti.
Mehmet Öğretmen de sıkı bir gazete okurumdur. Her hafta gazetenin ederinin üç katı bağış yapar, “İki gazeteyi, birini güvendiğin mahalle esnafına, diğerini de öğrenci arkadaşlarına ver,” derdi. Her zaman bunu yapmam mümkün olmuyordu. Sanıyorum birazı tembellik, birazı da zamanı yettirememe… Bahanesi hep bir vardı anlayacağınız. Ama tam işler yoluna girecekken… Neyse döneceğiz buraya.

Sabah çattı. Saat ilerlerdi, kahvaltı, hazırlık derken…. Öğlen saatinde trenin sakin olduğu bir zamanda bindim trene. Birkaç sene öncesi bu tren yolları bomboştu. İstanbul’da bir yerden bi yere gitmek zordu, hoş, şimdi de zor. Fakat, nedense, ki nedeni de açık ya, severiz demiryollarını. Biraz eskileri, biz buna yakın tarih de diyebiliriz, son durak Haydarpaşa’ymış. Garın içinden yürünerek, sahil çıkışından motorlar, vapurlar hareket edermiş tarihi yarımadaya.
Artık Kadıköy’e varmak için Söğütlüçeşme’de iniliyor.

Trene genellikle bindiğim saatler çok az işçiyle karşılaşırım. Bunu bir keresinde çok dert etmiştim. Çok mu tembellik ediyorum, çok mu uyuyorum, diyerek.
Ama bölümüm ikinci öğretim, yapabileceklerimin sınırı vardı bana göre.


Genelde banka çalışanı, pazarlamacı, kargo çalışanları, istasyon yakınlarında yükselen inşaatların işçilerine denk gelirdim. Bir keresinde asgari ücretin ilan edildiği günün sonrası, sabahın ilk ışıklarında metroda bildiri dağıtımına gitmiştim. Bildiri rakamlar, pazarlıklardan ziyade daha ötesini söylüyordu.

Bir an akşam olmuş da derse yetişmem gerekir hissine kapılmıştım. Halbuki tam anlamıyla sabahın körüydü. Geç kalan yoldaşlar da olmuştu. İçimden kızıyordum da, azıcık öfke… Niye geç kalınır ki? Beş dakika geçtikten sonra yumuşayıp “Ama bu saatte vasıta da yok ki,” deyip kendi kendimi sakinleştirip kaldığım yerden devam etmiştim. Üç defa yoldaşlara kızıp on defa da bu barbar düzene kızıyordum içimden.

İlk kör ışığı böyle görmüştüm. Hoş, partim sayesinde.

Toplantıya 1 saat kala çay bahçesinde arkadaşları bekledim. Huyumuzdur, toplantıdan önce buluşur sevincimizi, kederimizi, çok az da, derslerimizi paylaşıyoruz. Çayın ucuz olduğu bir çay bahçesi… Eee, çaydan da çok şey beklememek gerek. Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyi içip kalkıyoruz. İçimizden biri “Yakışmıyor abi bu bize, ayda iki defa gidelim ama daha güzel yere gidelim,” diyordu. Bunu bir seremoni hâline getirmiştik. Hep böyle kalkardık. İnanıyorduk inanmasına ama… Nedense hep başa dönüyorduk. Belki de o lanet sigaraya birkaç kuruş artırmak daha işimize geliyor. Ağzımızın tadı bozuluyor ama daha fazla bozulması için yemin eder gibi.

İlk cemre ha düştü ha düşecek, belki de düştü. Bu tür şeyler çok romantik mi gelir, yoksa doğa bu kadar mı yaşamımızın dışında bilemeyiz ama haberlere de konu olmuştu. Bilmemek mümkün değildi.
Yürürken bu farkındalığın da etkisiyle çiçek açmaya başlamış ağaçlar gördük, birkaçımız önünde fotoğraf çekti. Sosyal medyada paylaşsam mı, paylaşmasam mı derken parti binasının kapısına varmıştık bile.

Tam toplantı saatinde hazır bulunduk. Ama bir arkadaşımız beş dakika geç kalacağını iletmiş. Onu bekledik. Bekledik ama beş değil, on değil, on beş dakika bekledik. Biraz kızar gibi olsak da kızamadık. Elinden geleni yaptığından şüphe duymuyoruz. Okulunu dağın başına yapanlara kızdık hâliyle. Ama kendisine de kızmadık dersek dürüst davranmış olmayız, içimizden kızdık. Belliydi herkesten.

Gündemler paylaşıldı. İlk sırada dünya siyasetindeki gelişmeler, işçi gündemleri ve gazete diye sıraladık. Ali, biraz tok sesle “Peki, örgütlenme?” diye tatlı sert bir çıkış yaptı. Nasıl unuturduk, ekledik.

Sabırsızca gazete gündemine gelinmesini bekliyordum.

Dünya gündemini konuşurken benim de müthiş heyecan duyduğum şu çöküş meselesi, yönetememe durumlarını pekiştirdik. Ama bu gündemin bir ara konusu gibi görünen bir şey daha konuşuldu. Çin’in bir şehrinde ilk defa ortaya çıkan bir virüs vakası. Cenk’in anlattığına göre yaklaşık 1 ay öncesi ortaya çıkmış ama DSÖ’de gündem olması zaman almış. Bu konunun sadece bu kadar üzerinde durduk. Ama ilerleyen günlerde özel bir dikkatle ne olduğunu, neler olacağını izlemeye çalışıyorduk.

Toplantı sırasıyla gündemlerimizi takip ettik. Nihayet! Sesimi açarak iki boğaz hırıltısı, bir ince öksürükle gazetenin keskin manşetine dair neler düşündüğümü ve gazeteyi bir dostuma daha ulaştırma müjdesini verdim. Artık örgütlenme hedefimizde bir kişi daha olabilir demekti bu. Üstelik bir gün öncesinde Zeliş’le telefon konuşmamı ise çoktan unutmuştum bile. Konu nasılsa hâsıl olmuştu artık benim için.

Gazete manşetindeki sınıf vurgusunun hakkını vermek için her hafta ince bir mesai yaparız. Emekçi mahalleleri, kent meydanları, okullarımız, elimizin ulaştığı her yer, yani nefes aldığımız her köşe… Yarın meydan satışı buluşmasının saatinde bir değişiklik önerdim. Nedeni ise işçi yoğunluklu bir saatte olmamasıydı. Herkes önerimi kabul etti. Cumartesi günü saat 16.00’da işlek caddede buluşmak için yarını örgütlemeye koyulduk. Akşamında son hazırlıklar mahiyetinde son mesajlar ve aramalar…

Ertesi gün alışık olmadığımız bir kalabalık ile yan yana geldik. Ütülenmiş temiz önlükler, megafon, önceden hazırlanmış ajitatif bir metin, açacağımız masa için kırmızı bir temiz örtü ve dahası…
Bu mükemmel gibi görünen özenin, özensiz yanları da vardı. Kusursuz olmaz.

O gün yüzü geçkin gazete dağıtımı yaptık. Çok sayıda insan “Sizlerle daha sık görüşmek isterim,” dedi. Bazıları ise posta koyup geçti. Onların da sayısı az değildi ama bizi başka türlüsü mutlu ediyordu. Hem ne gereği var, neden dert edecekmişiz ki? Onlarca yeni tanışılmış insan… Çalışma biter bitmez yan yana gelip değerlendirme yapıp yeni tanıştığımız insanlarla sonraki günlerin planlamasını yaptık. Randevular, buluşmalar ve müjdelenmesine az kalmış örgütlenme faaliyetleri…

Bir yandan dersler, sınavlar…

Vizeler yaklaştı. Biraz sıkı çalışmak gerekiyor. Partinin öğrettikleri ile hareket ediyoruz: Bir diğeri, ötekinin önüne geçmiyor. Bunu bazen işimize geldiği gibi anladığım da olmuyor değil.

Daha önemlisi vardı: Bir devrimci yaptığı her şeyin en iyisini yapmalı. Her zaman böyle ilerlemiyor ama çabamız da küçümsenecek boyutta değil.

Kantin veya anlaşmalı kırtasiyelerde ders notlarının satışı, malumunuz, bir süredir revaçta. Ama astarı yüzünden pahalı derler ya, aynen öyle.

Ya o gün bir şey yememeyi kabul edeceksin ya da o notlar için para biriktireceksin. Para nasıl mı birikir? Gündelik bir iş… Evet, gündelik bir iş bulmak gerekli. Bir arkadaşımın tanışı olan, İstanbul beyefendisi denebilecek biriyle tanıştırıldım, 2 gün meyhanesinde çalıştım. Saatleri sıkıntılıydı, ders saatleriyle hepten çakıştı. Ama nasılsa ben notları satın alacaktım. Bu telaşı da attım bir köşeye.

Gelsin rakılar, gitsin mezeler, mutluluklar, kederler, öfkelenmeler, ne olacaktı bu memleketin hâli, kurtarılan memleketler…

İlginç bir deneyim edindim o iki gece. İki yevmiye cepte…

Bu, nereden baksanız, aldığım kredinin yarısı kadar. Bir nevi cebimiz para gördü. Çok para bu bizim için. Notlar için ayırdığım para sonucu yine de elimde, bana göre, çok para kalmıştı.

Kötünün iyisi bir şarap aldım, bizimkilere haber verdim. Ertesi akşam yan yana geldik. Bizim Murat şiir yazmaya başlamış, şiirlerini okudu. Çok beğendiğimiz söylenemez. Bana biraz, fena bir tabirle, aşırma geldi. Böyle söyleme dürüstlüğü gösterdiğimi söyleyemem ama imalarda da bulunmadık dersek yalan olur. Efendilik etti, bozmadı bizi.

Aysu da tez hazırlığından söz açtı. Ne yalan söyleyeyim, bu tez sonucu iyi bir kitap çıkmamasına üzülürüm. Çok incelikli bir araştırma ve okumalar sonucu özel bir şey çıkacağı kesindi. Aysu birçok konuda örnek aldığımız bir arkadaşımız. Güne başladığı saatten günü bitirene kadar muazzam bir özveri ve zenginlikle yaşıyor.
Zenginlik dediysek öyle para falan değil. Dolu dolu… Derslerinden okumalarına, müziğinden dostluğuna, örgütlenmesine kadar… Aynı yaştayız ama onda bizde olmayan bir şeyler var. Ya da biz tembelliğimizi örtmek için efsane yaratıyoruz. Huyumuzdur, insan beğeniriz, seçeriz, yüceltiriz. İyi olmasına iyi de, nedense o “ulaşılması” gereken hep çok uzakta gibi yaşarız. Bu kaderi de bozan şeyler olmalı.

Bazen düşünürüm, o kader nasıl bozulur? Yani insanlık nasıl eşitlenir? Kader diyorum da hani öyle metafizik falan? Yok yok, aman, uzak bizden. Çok büyük düşünüyor gibi hissediyorum böyle sorular sorunca. Sanmıyorum ama kendimi ikna kabiliyetim de ilerliyor. Toplu hapislik mi, bir yıkım mı, savaş mı, devrim mi, bir felaket mi…

Sanıyorum ezber bir yanıtı yok. Olsaydı bu sorular benim için bu denli zekice görünmezdi.

Günler günleri kovaladı. Dostlarımla sohbetleşiyoruz, onlar da aynısını düşünüyor, sanki şu son on yılımız çok hızlı geçiyor. İşte bu hız gündelik yaşamımızda sanki iki üç katı daha hızla ilerliyor gibiydi. Tüketim alışkanlıklarından her şeye kadar ilginç bir hızın konusu olduk.

Arkanıza bakıyorsunuz bir hafta su gibi geçmiş.

Şu toplantıda konuştuğumuz virüs belası memlekete de musallat oldu. İlk vakaların gizlendiğini biliyorsak da içimizden gelmesin diye dua eder hâldeyiz. Hani biraz da havalar ısınıyor, neme lazım, tadımız kaçmasındı.

Günler günleri yine acımasızca kovalıyor. Türkiye’de gizlenen vaka sayıları, ardından şiddetli bir artış ve ölüm haberleri…
Gecikmiş önlemler birbirini izliyor, her akşam saatinde yetkililerin açıklamasını bekliyoruz. Birkaç gün böyle geçti.

Ha çıktı ha çıkacak denilen sokağa çıkma yasağı, yasa düzenlemeleri, sağlık çalışanlarının günden güne felakete sürüklenmesi gibi sayısız gündem…

Evlere hapsolduğumuz, siz buna izole bir yaşam da diyebilirsiniz, belki  karantina, dileyen dilediği gibi çünkü ne olduğu çok anlaşılmaz, günler yaşıyorduk. Bu yaşantı en çok büyük patronların keyfini bozmuyordu. Hükümet, bilhassa kendisi ve patronlar için, her gün pastayı nasıl büyütürüm düşüncesinden uyumuyor gibiydi. Çok az uyuduklarını söylüyordu medya. Sanıyorum ki, daha demin sözünü ettiğim meseleden dolayı.

İşçiler her gün önlem alınmamış ve alınması zor bir iş yaşamının içine âdeta itekleniyordu. Yasalar patronları kolluyor, dedik ya, işçileri ise ezim ezim ezmek için tepiniyorlar da tepiniyorlardı. Fabrikalardan vaka sayıları da günden güne çoğalarak geliyordu. Sadece fabrikalar mı? Bu çaresizliğe sıkışan her iş yerinde… Milyonlarca işçi âdeta ateşe atılmışçasına…

Bu virüs illeti ilk duyulduğunda, ne yalan söyleyeyim tatil olacak diye sevinmedim değil. Ama bu kadar ciddi bir süreç olacağını hayal de edemezdim. Hem sadece ben değil, milyonlarca insan belki de ilk defa böylesi bir süreci yaşıyordu. O yüzden çok da fena bir düşünce içinde değilmişim diye kendimi arada avutuyorum.

Bu süreç okulumuzdan, gündelik yaşamımızdan, örgütlü mücadelemizden de belirli ölçülerde uzaklaştırıyor gibiydi. Böyle gitmesi mümkün olamazdı. Ya sıkışacaktık bu yaşantıya, onların istediği gibi “yaşayacaktık” ya da her zor koşulda insanoğluna yakışır şekilde bir yolunu bulacaktık. Devrimci şekilde…

Pek tabii ikincisiydi bizimkisi.

Bir devrimci için her zaman, her koşulda güncel sorular vardır. Böyle öğretildi, böyle okuduk, böyle okumaya devam ediyoruz kitaplardan.

Neyi, neleri değiştireceğiz, neyle değiştireceğiz? Ne yapacağız, nasıl yapacağız?

Buna bireysel yanıt vermek kadar toplumsal, sınıfsal yanıtlar da vermem mümkündü, mümkün. Pek tabii biz buradan besleniyorduk.

Eve tıkılmış, gecesi gündüzüne karışmış, günün sonunda elde var sıfır denilecek serkeş bir yaşam mı? Bir emekçinin de yaşadığını hissettiği ve daha önemlisi onu değiştirecek, inat, irade, hırs ve birikimi yaratan dolu dolu bir gün mü? Pek tabii ikincisiydi bizimkisi. Hep böyledir, bize ait olmayan iktidarlar bize bir yol gösterir ama biz o yola bakıp bir tercihte bulunuruz. Onların gittiği yol, yol değildir. Biz hep yenisini veya açılmış olan, ileri olanınıdan beslenerek bambaşka bir yolu tercih etmişizdir, ederiz. Hem inanmayan bakabilir, teorik kitaplar da, romanlar da, öyküler de bunu yazıyor. Hiç aksini de duymadım tanıdığım yaşı geçkin mücadeleci insanlardan.

Gündelik yaşamımızı belki karanlık bir odaya, belki ev nüfusunun kalabalık olduğu geniş ama nefes alınmaz bir ev haline, belki de belirli bir konfora sahip evlerde geçiriyorduk. Ama her birimizin aklına başkası gelmiyordu. Hayranlık ettiğimiz Aysu’yu sanki geçer olmuştuk, hava atarcasına her gün günümüzü nasıl geçirdiğimizi anlatıyorduk. Aysu’nun da sanki yıldızları dökülüyor muydu ne? Murat, daha iyi şiir yazma uğraşına, aşırma değil de günün ve yaşadıklarımızın anlamıyla yaklaşıyordu. Sanki daha da iyileşmişti şiir. Zeliş, büyük ülkelerde yaşanan ölümlere bir yandan üzülüp öte yandan bu ülkelerin çıkışsızlığını daha iyi anlar hâle geliyordu. Anlayacağınız, biraz da başkalaşıyorduk. Bu kötü bir şey değildi. Oturduğumuz apartmanda bir birey olduğumuzu ve hatta bunun ötesi “o apartmanda biz olmazsak dayanışma olmaz,” özgüvenine kadar varıyorduk. Hoş, bunun yanlış olduğu da söylenemez. Her gece bir sonraki günün planını yapıp yarın sabah erkenden işe gider gibi kalkıyor, günü dolu dolu geçiriyorduk.


Dolu dolu… Laf olsun diye değildi. Okumadığımız kitaplar, dinlemediğimiz müzikler, unuttuğumuz eski dostları hatırlamak ve yeniden kazanmak… Dahası, bu koşullarda bile Ali’nin biraz tok sesle çıkıştığı “Peki, örgütlenme?” konusu da… Hepsinde ilerlemek zor değilmiş.

Günler ağır ağır ilerliyor. Böylesi zamanlarda hızı duruyormuş, onu da öğrendik. Fakat sanki başka şeyler hızlanıyordu bu defa. Evet, o fikir…
Değiştirme, yıkma, yenisini kurma fikri…  Bu konuda sanıyorum Zeliş, Ali, Murat, Aysu da en az benim kadar kıskançlıkla savunuyorlar bunu.

Ben mi? Gördüğünüz ve duyduğunuz gibi… Heyecanım diri. Ama sanıyorum bir diyalektik de eşlik etti: heyecanlı bir bilinç, bilinçli bir heyecan…
Evet, günler ağır ilerliyor. Bunu bir trajediyi mi yoksa bir çıkışı güçlendirmek için mi değerlendirecektik? Güncel soru buydu.

Ve devam ediyor… */

yaman yoldaşıma bu yazının altın olduğunu söylemek isterdim eğer tanısayım. yine de bu halinden bir şey kaybettirmiyor bence.